
Neden Hep Aynı Yerde Takılıyoruz?
Bazen hayatımızda bir şeylerin değişmesini çok isteriz.
Aynı tartışmaların içinde kalmamak, aynı insanlara aynı şekilde tepki vermemek, geçmişte yaşananların bugünkü hayatımızı belirlemesine izin vermemek isteriz.
Ama bir süre sonra kendimizi yine aynı yerde buluruz.
Aynı düşünceler…
Benzer ilişkiler…
Benzer hayal kırıklıkları…
Benzer korkular…
Peki neden?
Çünkü insan zihni her zaman iyi olana değil, tanıdık olana yönelir.
Tanıdık olan her zaman güvenli değildir.
Çocuklukta, aile ilişkilerinde veya geçmiş deneyimlerimizde öğrendiğimiz bazı ilişki ve baş etme biçimleri yetişkinlikte de bizimle birlikte gelebilir.
Örneğin;
“Birini kaybetmemek için kendimden vazgeçmeliyim.”
“Hayır dersem insanlar benden uzaklaşır.”
“Duygularımı gösterirsem incinirim.”
“Her şeyi kontrol edersem güvende olurum.”
“Hata yaparsam değerim azalır.”
Bu düşünceler zaman içerisinde yalnızca birer düşünce olmaktan çıkar; davranışlarımızı yönlendiren içsel kurallara dönüşebilir.
Ve biz çoğu zaman bunların farkında olmadan aynı döngüleri yeniden üretiriz.
Çünkü bildiğimiz acı, bilmediğimiz ihtimalden daha tanıdık gelebilir.
Bazen kişi mutsuz olduğu bir ilişkiden çıkamaz.
Bazen sürekli kendisini tüketen insanlara “evet” der.
Bazen başarısız olmaktan korktuğu için hiç başlamaz.
Bazen de incinmemek için yakınlık kurmaktan kaçınır.
Dışarıdan bakıldığında “Neden değiştirmiyor?” demek kolaydır.
Oysa değişim yalnızca neyin yanlış olduğunu görmekle gerçekleşmez.
Çünkü bir davranış bize zarar verse bile, aynı zamanda bize bir işlev sağlıyor olabilir.
Sürekli kontrol etmek kaygıyı kısa süreliğine azaltabilir.
Herkesi memnun etmek reddedilme korkusunu yatıştırabilir.
Uzaklaşmak incinme ihtimalini azaltabilir.
Ertelemek başarısızlıkla yüzleşmeyi geçici olarak engelleyebilir.
Yani bazen değiştiremediğimiz davranış, aslında geçmişte bizi korumak için öğrendiğimiz bir yöntemdir.
Döngüyü kırmak, önce döngüyü fark etmekle başlar.
Kendimize yalnızca,
“Neden bunu yapıyorum?”
diye sormak yerine biraz daha derine inebiliriz:
“Bunu yaptığımda hangi duygudan kaçıyorum?”
“Bu davranış bana ne sağlıyor?”
“Bu tepki gerçekten bugünkü durumuma mı ait, yoksa geçmişten öğrendiğim bir tepki mi?”
“Değiştirirsem ne olmasından korkuyorum?”
Bu sorular, davranışın arkasındaki ihtiyacı görmemize yardımcı olabilir.
Çünkü bazen değiştirmemiz gereken şey davranışın kendisinden önce, o davranışı gerekli kılan içsel inançtır.
Peki değişim nasıl başlar?
Her şeyi bir anda değiştirmekle değil.
Küçük bir yerde farklı davranmayı deneyerek…
Her zamanki gibi “evet” demek yerine düşünmek.
Her şeyi kontrol etmeye çalışmak yerine biraz belirsizliğe izin vermek.
Kendimizi eleştirmek yerine neye ihtiyaç duyduğumuzu sormak.
Bir ilişkide susmak yerine duygumuzu ifade etmek.
Kaçmak yerine, güvenli olduğunu bildiğimiz ölçüde duygunun yanında kalabilmek…
Çünkü yeni bir davranış ilk başta doğal hissettirmeyebilir.
Bu çok normaldir.
Zihnimiz uzun süre kullandığı yolları kolay bulur. Yeni bir yol ise başlangıçta daha fazla farkındalık ve çaba gerektirir.
Belki de mesele “neden hâlâ aynı yerdeyim?” değil…
“Beni burada tutan şey ne?” diye sorabilmektir.
Bazen bulunduğumuz yerden çıkmamızı engelleyen şey güçsüzlüğümüz değil; geçmişte bize yardımcı olmuş ama bugün artık ihtiyacımız olmayan bir baş etme biçimidir.
Değişim, kendimize kızarak değil, kendimizi anlayarak başlar.
Çünkü insan kendisini gerçekten gördüğü yerde, aynı döngüyü yeniden yaşamak yerine başka bir seçim yapmaya başlayabilir.
Ve bazen hayatımızdaki en önemli değişim, dışarıda bir şeylerin değişmesiyle değil; bizim aynı duruma artık eskisi gibi cevap vermememizle başlar.


Yorumlar