İlişkileri Tüketmek Kolay, Beslemek Emek İster: Modern Çağın Sınır Çılgınlığı ve İtidal Arayışı
Bazen zamanın hızı içinde ruhumuz yoruluyor, kendimizi korumak isterken farkında olmadan etrafımıza ördüğümüz duvarların arasında yalnızlaşıyoruz. Bugünün dünyası bize ince bir illüzyon fısıldıyor: "Herkesi hayatından çıkarabilirsin, kimseye mecbur değilsin, tamamen kendine odaklan." Sosyal ağlarda tek bir dokunuşla insanları sildiğimiz, en ufak bir pürüzde bağı kopardığımız bir konfor alanındayız. İlişkilerimizi adeta bir tüketim nesnesi gibi harcıyor, sabretmeyi ve tahammül etmeyi sanki bir zayıflık gibi görmeye başlıyoruz. Peki, bu kadar çok sınır koymak, bu kadar kolay insan silmek bizi gerçekten özgürleştiriyor mu, yoksa modern zamanın en sessiz ve en derin yalnızlığına mı hapsediyor?
İnsan, insana muhtaç doğan bir varlık. Ancak bugün "kendimi koruyorum" kisvesi altında ördüğümüz kalın duvarlar, dışarıdakilerden ziyade bizi kendi içimize tıkıyor. Tabii ki burada madalyonun diğer yüzünü de unutmamak gerekiyor: Kendi benliğimizi, ruhsal bütünlüğümüzü korumak da en doğal hakkımız. Mesele kimseyi hayatımıza almamak ya da her şeyi yutmak değil; mesele o hassas dengeyi, yani itidali bulabilmekte.
Sınır Koymak mı, Duvar Örmek mi?
Psikolojide sağlıklı sınırlar, bireyin kendi içsel alanını koruması ve tükenmemesi için elzemdir. Ancak günümüzde bu kavram bazen yanlış yorumlanıyor; en ufak bir anlaşmazlıkta veya bize ayna tutan ufak bir sarsıntıda ilişkiyi onarmak yerine silme tuşuna basıyoruz.
Tabii ki "bir başkasının gözünde gördüğü değerle var olur" ya da her koşulda kendini feda eder insan demek de ruh sağlığı açısından doğru bir yerden bakmak olmaz. Yıllardır ailelerimizden, köklerimizden gördüğümüz aşırı vericilik, bazen kendi sınırlarımızı tamamen unutup kendimizden vazgeçmemize yol açtı. Nesiller boyu "idare et, sus, verici ol" öğütleriyle büyüyen ruhlarımız, şimdi bir sarkaç gibi tam zıt yöne savruluyor; bu kez de "kimse için parmağımı kıpırdatmam" noktasına geliyoruz. Oysa hem insan silme lüksümüz yok hem de kendimizi tüketme lüksümüz yok.
İtidalin ve Diğergamlığın Zarafeti
İşte tam bu noktada, inancımızın ve kültürümüzün bize fısıldadığı o ölçü devreye giriyor. İslam bize "sana biri taş atarsa gül at" gibi gerçek dışı, insanın ruhsal sınırlarını ihlal eden bir fedakârlık dayatmaz. Aksine, her işin hayırlısının orta yol (itidal) olduğunu söyler. Ne insanları hayatımızdan bir çırpıda silip atacak kadar katıyız ne de kendimizi unutturacak kadar sınırsız ve vericiyiz.
Büyük düşünür Nurettin Topçu, insanın ruhsal derinliğini anlatırken diğergamlığa dikkat çeker ve şöyle der: "Diğergamlık, insan ruhunun çiçeklerindendir."
Diğergamlık, yani kendi benliğimizi korurken ötekinin varlığına da alan açabilme, onun derdini hissedebilme erdemi... Bugün bu çiçeği biraz unuttuk. Herkesin ben merkezli bir adada yaşadığı, "önce benim konforum" dediği bir çağda, başkasının penceresinden bakma yeteneğimizi yitirdik. Oysa ilişkiler, ne tamamen fedakârlıkla tükenmeli ne de duvarlar ardında donmalı; karşılıklı anlayış ve itidalle beslenmeli.
Yalnızlığın Konforlu Tuzağı
İnsan silmenin getirdiği o anlık rahatlama hissi, ne yazık ki ruhumuzu kronik bir yalnızlığa mahkûm ediyor. Kimseyle derin bağlar kuramadığımız, kimsenin hayatımızda kalıcı bir iz bırakmasına izin vermediğimiz bu düzen, bizi korumuyor; aksine güçsüzleştiriyor.
Gelin, bu çağın bize dayattığı o keskin uçlardan sıyrılalım. Sınırlarımızı bizi insanlardan koparan dikenli teller değil, sevgiyle ve ölçüyle açılan kapılara dönüştürelim. Ne kendimizden vazgeçelim ne de insanları harcama kolaylığına kaçalım. Çünkü ruhumuzun bahçesi, ancak itidalin serinliği ve diğergamlığın o zarif çiçekleriyle yeniden yeşerecek.

Yorumlar